Kemer'in bağımsız, taraflı gazetesinin internet alanına hoş geldiniz. |Ana sayfa yap |Arkadaşına tavsiye et|   08 Eylül 2026 Salı
 
Üye Girişi Üye Girişi Üye Olayım Üye Olayım

...
ANKET ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN
HAVA DURUMU
ZİYARETÇİ SAYISI
Toplam :1010025
Online :54
HABER AR��V�
Teke yarımadasında unutulmaz deneyim: Dün'lerin ve Din'lerin beşiğinde 20 saatlik rüya gibi tur


7648 Kez Okundu

Pamfilya Turizm Bölge Müdürü Ali Nail Kılıç'ın dayanılmaz teklifine karşı koyamayıp katıldığımız gezide, bölgeye yerleştiğimizden beri hiç gitmediğimiz, sadece yayınlanan haber ve yazılardan, anlatımlardan bilgi sahibi olduğumuz bir coğrafyada yaklaşık 20 saat süren muhteşem bir serüven yaşadık. İki yıl önceden beri planlanan ve ilk kez hayata geçirilen bu gezi, bölgede yeni bir çığır açabilecek zenginlikte ayrıntılarla doluydu.
Gezi planında "Elmalı Gezisi" olarak bildirilse de, yaşadığımız deneyimin içindeki çeşitlilik ve özellikle rehberimiz Ebuturab Ünalmış'ın verdiği, birçoğunu burada paylaşma fırsatı bulamayacağımız fantastik bilgiler, planlanandan uzun süren seyahatimizin yorgunluğunu unutturdu. Diğer taraftan, yaşadığımız deneyimin ne kadar değerli olduğunu, bu haberi kaleme alırken yorgun düşmemizle anladık.
Kemer'deki Pamfilya turizm bürosunun önündeki küçük meydanda bekleyen sakin grupla birlikte otobüse bindiğimizde, bunca yıldır tüttürdüğümüz sigaraların burnumuzdan geleceğini aklımıza getirmiyorduk. Amacımız, hiç adım atmadığımız bölgeden çektiğimiz fotoğraflarla arşivimizi zenginleştirmek, katıldığımız turu haber olarak da değerlendirmekti.
Ama gezi sırasında bir çok ders aldık.
Aslında bir fizik öğretmeni olan şoförümüz Sundak Zeybekoğlu'na emanet ettiğimiz canımız, hareket eder etmez mikrofonu eline alan rehberimiz Ebuturab Ünalmış'ın yağdırdığı yakası açılmadık bilgilere canlanan algımızla, Finike'ye kadar bildiğimiz coğrafyada yol aldık. Finike'nin yat limanı yakınındaki Atatürk parkı'ndan içerilere yöneldiğimizde gözlerimiz camlardan dışarıya ve kulaklarımız rehberimiz Ebuturab Ünalmış'a odaklandı. Daha Finike'den çıkarken yol kenarındaki tepelerde bulunan kaya mezarları, içine dalacağımız tarih girdabının yaratacağı derin metaforların habercisi gibiydi. Oraya kadar Phaselis'in "Acı bakla", Toroslar'ın "Koşan boğalar", Likya'nın bir anlamının da "Kurtlar ülkesi" anlamına geldiğini öğrenmiştik.
Finike'den uzaklaşıp Aykırıçay boyundaki kaymak gibi asfalttan ilerlerken bize erken gibi gelen bir çay molasıyla, henüz yorulmamış ama uyku mahmurluğunu çok da atamamış bedenlerimiz ve zihnimiz, dere boyundaki Öz Çoban Tesisleri'ndeki serin ve sakin ortamda içtiğimiz bir iki bardak sıcak çayla biraz uyandı. Bu uyandırma operasyonunun sebebi birkaç dakika sonra anlaşılacaktı.
Yol üzerindeki Arif Köyü Muhtarlığı'nı geçtikten sonra bir virajda kurulmuş meyve tezgahları ve dağdan fışkıran buz gibi suyun serinliğinde tıslayarak durdu Pamfiyla Turizm otobüsü. Soran bakışlarımıza cevap, Pamfilya Bölge Müdürü Ali Nail Kılıç'tan geldi: 
"Arkadaşlar içeride otobüsün manevra yapması mümkün olmadığından… 1 kilometrelik bir kısmı yürümek zorundayız.."
"1 kilometre yürüyebilirim canım!" diyerek önden önden tırmanmaya ve hemen fotoğraflar çekmeye başladığımız yolun birkaç yüzüncü metresinde artık gözlerimiz dermanı kesilmeye başlayan ayaklarımıza dikilmişken yanımızda beliren DHA muhabiri Müge Ayyıldız'ın "Sigarayı çok içiyorsunuz sanırım, biraz azaltın" sözleriyle olduğumuz yere yığıldık. Tabii manevi olarak. Müge hanımın yokuş içindeki daha dik bir yokuşu aşıp kaybolduğu anı, terin yaktığı gözlerimizi parmaklarımızla ovalayarak kurtarmaya çalışıp izledikten sonra, arkadan gelen ve "Bunlar yolu tamamlayamaz" diye düşündüğümüz grubun bizi sollamasını da hüzünle seyrettik.
Neredeyse bir servet harcadığımız sigaranın bu nankörlüğüne söylene söylene, birinci vitese takıp, kan ter içinde kapıya vardık.
Girişten sonra kısa bir yürüyüşle ulaştığımız Arykanda kentinden bugüne kalanlar, Prof. Dr. Cevdet Bayburtluoğlu ve ekibi tarafından neredeyse tamamen "Ayağa kaldırılmıştı" hani biraz daha gayretle oturulacak, yaşanacak bir kent oluvermişti binlerce yıllık yıkık kent. Bayburtluoğlu ve ekibi, üç büyük deprem ve yangınlarla yerle bir olan kenti gerçekten de "Gün ışığına çıkarmıştı"
Grubumuzun çoğunluğu, hamam ve mezarlık kalıntılarının arasındaki büyük bir ağacın altında rehberimiz Ebuturab Ünalmış'ın ilginç ve hoş yorumlar, fıkralar katılmış ayrıntılarla süslediği tarihsel açıklamaları dinliyordu ama bizim görsel malzemeye de ihtiyacımız vardı. Lahitlerin çevresinde, hamam kalıntılarının tehlikeli uçurumlarında fotoğraf çekmek için koştururken nedense biraz nefesimizin açıldığını farkettik. Buraya varmak için yaptığımız küçük ve zor egzersiz bile yararlı olmuştu. Hamamların yüksek duvarlarının üzerinden aşağıya baktığımızda, oynayan çıplak dansçıları, müzisyenleri, kendinden geçmiş zenginleri ve hizmetkarlarını görüyorduk. (lütfen denemeyiniz) İçtikleri tütünün dumanları burnumuza kadar geliyor, sigaramızın olmadığını hatırlayınca aşağıya atlamak geliyordu içimizden. Kımıldayan taş duvarların üzerinden zorlukla hayata dönebildik. Karşımızdaki 
Arykanda'da eğlence mekanları da olarak bilinen hamamların ve Nekropol'ün (Mezarlık) yanyana bulunması ilginçti. Arykandalı'lar sanırız ölenleri, kendi canlı yaşamlarından mahrum etmek istememişlerdi.
Rehberimiz bu konuda ilginç bir ayrıntı anlattı. Söylediğine göre Arikanda'lılar  şarap, kadın ve eğlenceye o kadar düşkündü ki, Likya Birliği'nin en çok borcu olan ülkesi durumuna gelmişti. Hatta Arykanda'ya "hacizli kent" deniliyordu.
Antik kentten kerpetenle söktüler bizi, yapışıp kalmıştık. Grup halinde otoriteye boyun eğip otobüse yöneldik, Aykırıçay kaynağındaki meyve satıcılarından incir, armut ve şeftali alıp otobüse bindik.
Bir sonraki durağımız, Alevi Bektaşi ulusu Abdal Musa ve yakınlarıyla yol arkadaşlarının kabirlerinin de bulunduğu Türbe/Dergahı idi. Tekke'ye varmadan önce Avlan Gölü'nü orta yerinden hançerleyen karayolundan geçerken bir doğa katliamının izlerine ve yeniden filizlenen umutlara şahit olmamız gerekiyordu. Dağların arasındaki yollardan ilerleyip birden geniş bir düzlüğe gelivermiştik. Rehberimiz Ebuturab Ünalmış'ın, 1970'li yıllarda açılan sulama kanallarıyla kurutulan ancak ekosistemin bozulduğu anlaşılınca 1997'de yeniden kazanılmaya çalışılan ve su tutmaya başlayan Avlan Gölü'nde belirmeye başlayan kuşları görmekten ve anlatırken duyduğu heyecan, gezi grubumuza yayılıyordu. Gölün kenarında iş makinaları, üzerinde ilerlediğimiz asfaltın kaldırılmasından sonra kullanılacak yolu inşa ediyorlardı. Pencereden birkaç fotoğraf çekerken, yüzyıllar boyu Subaşı ailesinin denetiminde kalmış bölgedeki toplam 9 köyde yaşayan topraksız köylülerin göl kıyısında ektikleri hasata hazır ekinlerin 1967 Ağustos'unda ağaların traktörleriyle ezilişleri, köylü kadınların çırılçıplak soyunarak kendilerini traktörlerin önüne atışları gözümüzün önünde canlanıyor, hıçkırığımızı yutkunarak bastırmaya çalışıyoruz. Gözümüzün önünden, İstanbul'da, Ankara'da devrimci öğrencilerin destek için yaptıkları hazırlıklar, Ecevit'in ünlü "Toprak işleyenin, su kullananın" sloganını ilk kez Elmalı'da kullanması, sonra 1968'de köylülere destek olmak için Elmalı'ya giden öğrencilerin bulunduğu otobüslerin bazı köylülerce taşlanması geçiyor, bu arada otobüs de Avlan Gölü'nü geçip gidiyor..
Tekke Köyü'nü otobüsle katettiğimiz için kiremit rengi kiremitler üzerine kurutulmak için özensizce atılmış kırmızı biberleri, Köyün camisini, kerpiç evleri pencereden görüntülüyoruz. Köyün girişinde bir Cemevi var.  Otobüsümüz, çölün ortasında bir vaha gibi duran Abdal Musa Dergahı'na yanaşırken, sol taraftaki kayalıklardaki çaputlar bağlanmış sunağı farkediyoruz. Rehberimizin anlattığına göre buradaki izlerin, bir insanın sırt, ayak ve eline ait olduğu, dergaha doğru yürüyen dağları, Abdal Musa'nın dayanarak durdurduğu rivayet ediliyor. Bu dağlara "Dur Dağı" denilmesiyle ilgili bir başka rivayet de, oğlu Gaygusuz Abdal'ı Dergahtan geri almak isteyen Alaiye (Alanya) Beyi'nin muhasarası sırasında semah dönen Abdal Musa ve müridlerine eşlik eden dağların yürümeye başlaması ve Abdal Musa'nın "Dur dağlarım, dur!"  sözü üzerine durması olarak anlatılıyor.
Abdal Musa türbesi'ne girerken bahçe kapısında bir mürid, her gelene bir "Lokma" veriyor.  Abdal Musa ve yakınlarının sandukalarının bulunduğu bölümdün önce girdiğimiz geniş salonda üç dervişin sandukası bulunuyor. Dergahtan iki kadın, ziyaretcilerden iki üç kişi ve sol tarafta namaz kılan bir başka kadın göze çarpıyor. Herkesin inancına göre ibaret edebildiği anlaşılan mekanda duvarları Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli ve Atatürk resimleri süslüyor.
İçerde. Abdal Musa'nın Sandukası beyaz mermer bir lahit üzerinde prinç/altın renginde boyanmış, desenlerle bezenmiş bir metal çitle korunuyor. Abdal Musa'nın ayak ucunda annesi Ümmü Gülsüm Ana ile Kız kardeşi Zeynep Ana'nın sandukaları bulunuyor. Sol tarafta ise babası Hasan Gazi ve en tanınmış müridlerinden Gaygusuz Abdal'ın sandukaları var. Burada da Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli resimleri ve tabii ki Hz. Ali'nin efsanevi kılıcı Zülfikar.
Abdal Musa dönemindeki dergahın ahşap kapısı, üzerindeki oldukça ilginç figür ve yazılarla ilgi çekiyor. Rehberimizin gruba anlattıkları kubbe tavanda yankılanırken, bizim zihnimizde karanlık gökyüzünde Süleyman'ın mührünün parladığı astro-mistik dönemlerde muhtemelen yaşananlar canlanıyordu. Kimbilir o günün koşullarında yaşananlar hangi metaforlarla bugüne taşınmıştı?
Sandukanın yanındaki camekanlarda Abdal Musa'nın Teber'i, Hz. Hüseyin'den kalma olduğu belirtilen Biat değneği, Tahta Kılıcı ve Kara Çomağı vardı. Savaş ve biat araçlarının bir arada sergilenmesinı anlamlı bulduk. Yanıbaşındaki camekanda ise Abdal'ın yıpranmış hırkası, içinde bir beden olmasa da saygı uyandırıyordu. Hz. Fatıma'dan kalma olduğu belirtilen Mermer Çırağ, yanındaki Kur'an olduğunu tahmin ettiğimiz kitaplarla ziyaretçileri selamlıyor.
Türbe çevresindeki geniş bahçede Abdal musa'nın çeşitli derecelerdeki müridlerinin mezarları bulunuyor.  Türbenin bahçesinde dolaşırken, dergahta yaşamını tamamlamış yüzlerce, hatta binlerce kişinin bedenlerimize dokunuşunu hissediyorduk. Kimi bizi dergahın içine çekmeye, kimi bahçeden çıkarmaya çalışıyordu.
Dergah ziyaretimiz çaput bağlama görüntüleriyle sona erdi. Abdal Musa ve müridlerini arkamızda bırakıp, gezi programını eski bir konakta yiyeceğimiz yemekten sonra sürdüreceğimiz Elmalı'ya hareket ettik. Elmalı Ovası'nda artık damlama yöntemiyle sulanan düzenli elma bahçelerindeki ağaçlarda olgunlaşan kızılın değişik tonlarındaki elmalar bir süre otobüsün camından bir film şeridi gibi aktı.
Kısa süre sonra vardığımız 2 bin 500 metrelik Elmalı Dağı'nın eteklerindeki çanak plato üzerine kurulu Elmalı ilçesi, bugün 20 bine bile varmayan nüfusuyla orta boy bir yerleşim merkezi gibi görünse de, kökü ve önemi derinlere iniyor. Likya dönemlerine tarihlenen kuruluşuna dair izler nerededir diye düşünmeye çalışmamıza rağmen, vücudumuzdaki kıymetli yağ hücrelerimizin yanmaya başlaması sonucu, hipotalamus beynimizi bloke etmişti. Yapı olarak Antalya'nın en büyüğü olan 412 yıllık Ömer Paşa Camii'nin yanından hızla geçip,  hemen arkasında bulunan ve öğle yemeğini yiyeceğimiz tarihi Kandilzade Hasan Sıtkı Bey Konağı'na yöneldik. 118 yaşındaki konak, 74 yıllık yaşamına önemli görevler ve hizmetler sığdırmış olan Hasan Sıtkı Bey'in hayatını özetleyen bir pirinç levhayla kendisini tanıtıyor. 1859'da Antalya merkezinde dünyaya gelen Hasan Sıtkı Bey, eğitiminin ardından Akseki'de görevlendirilmiş, daha sonra geldiği Elmalı'da önemli görevler üstlenmiş. Hasan Sıtkı Bey Milli mücadele yıllarında Antalya Müdafaa-i Hukuk Heyetinin önce üyesi olmuş, sonra başkanlığına getirilmiş. Hasan Sıtkı Bey, Cumhuriyet döneminde de TBMM'nin 2. ve 3. dönemlerinde Antalya milletvekilliğini sürdürmüş, bu görevler 1933 yılında sonlanan yaşamının son iki yılı hariç uğraşı olmuş.
Konak, sonradan Elmalı Kültür turizm ve Dayanışma Derneği tarafından satın alınarak Antalya Valiliği tarafından restore ettirilmiş. Sade ahşap doğramaları, sedirleri, duvarlardaki resimleri ve raflardaki eski eşyalarıyla adeta zananın donduğu konakta biz konukları ağırlamak için koşuşturan gençlerin, vakıf tarafından eğitimlerine katkı sağlanan öğrenci gençler olduğunu öğrendik. Gezi grubumuzda bulunan Elmalı Lisesi mezunları kadar, bu öğrencilerin öğretmenlerinden bazılarının da yemekte bizimle olduğunu farketmek, farklı duygular yaşattı.
Mercimek Çorbası, kaşık salata, tavuk, pilav ve un helvasından oluşan menüyü yer sofralarında nasıl tükettiğimizi hatırlamıyoruz bile. Lezzetli yemekler açlığımızın doruğa tırmandığı sırada önümüze gelmek talihsizliğine uğramıştı ve göz açıp kapayıncaya kadar ortadan kayboldular.
Yemekten sonra Müze ziyareti vardı ama birkaç dakika Elmalı sokaklarında dolaşıp bir sigara içerek kolaçan etmenin zararı yoktur diye düşünüp bir dahaki ziyaretimizde daha uzun kalıp sohbet etmeye karar vererek konaktan ayrıldık.  Biraz önce yanından hızla geçtiğimiz Ömer Paşa Camii bütün heybetine rağmen mütevazı sıcaklığıyla karşımızdaydı. Gerçek inanç sahiplerinin ruhlarının berraklığıyla, batmaya devrilmiş güneşin ışığıyla bembeyaz parlıyordu.
Elmalı Caddelerindeki sakin esnaflar, Kemer'deki hanutçularla dolu kaldırımlarla büyük bir tezat oluşturuyordu. Bir sokağın caddeye çıkışında gördüğümüz camisini kaybetmiş selçuklu eseri minare gözümüze çarpan ilginç ve değerli bir anı oldu. Eskiden ahşap olan cami kısmı çıkan yangınla kül olmuş, tekrar yapılan ahşap camii yeniden yangına kurban gitmiş. sonunda camiyi yapmaktan vazgeçmiş olacaklar ki bir tüpgaz bayiinin yanında,  güçlü ve yalnız gövdesiyle gökyüzüne uzanıyor. Halk bu minareye kesik minare diyor ama biz O'na "Yalnız minare" demeyi tercih ettik. Ara sokaklarına fazla giremediğimiz Elmalı'da tek sohbet edebildiğimiz esnaf, Şoray Yorgancısı sahibi Mehmet Gök oldu. Mehmet Gök, Kemerli Avukat Mustafa Muzaç'ı tanığımıza çok sevindi ve bu yıl birlikte gittikleri Umre ziyaretinde yaşadıkları bir anılarını anlattı, epey gülüştük.
Müze ziyaretinin yaklaştığını farkedip caddeye çıktığımızda, yol arkadaşlarımızın gruplar halinde Elmalı müzesi'ne doğru yürümekte olduklarını görüp katıldık. Açıkçası, Elmalı Müzesi'nde karşılaşacaklarımızı çok merak etmiyor, sıradan bir müze ziyareti olacağını düşünüyorduk. 
Ama hayal kırıklığına uğradık!
Geçtiğimiz Haziran ayında ziyarete açılan Elmalı Müzesi, ziyaretçilerini adeta zaman tünelinde gezdirecek eşsiz eserlere evsahipliği yapıyordu.
Müzeye girmeden önce düşündüklerimizden dolayı utandık. 
İki kat ve bir bahçeden oluşan 2 bin 400 metrekarelik müze, eski hükümet konağına kurulmuş ve bölgede arkeolojik çalışmalarda uzun yıllar emek vermiş olan müdiresi Azize Yener tarafından oluşturulmuş gerçek bir kültür hazinesi olarak karşımızda duruyordu. Teke Yarımadası'nda yapılan kazılarda, birkaç saat önce havasını soluduğumuz Arykanda'da, Karataş, Semayük, Bağbaşı, Hacımusalar, Karaburun, Kızılbel'de yapılan kazılardaki buluntularla, Elmalı hazinesinin imitasyonu bizleri adeta serseme çevirdi. şaşkınlık içinde bir galeriden diğerine koşarken yine rehberimizi dinlemeyi ihmal ettik. Müzede çeşitli çağların mezarlarından üçü, müzenin içinde yer alıyordu ve nefes kesici deneyimimiz cam vitrinlerin arkasındaki vazılar, amphora'lar, çanaklar, sunaklar açıkta sergilenen dev çömlekve küplerle devam ediyordu. Sergilenen buluntular arasındaki vaftiz sunağı da ziyaretçilerin büyük ilgisini topluyordu. Müze deneyimimiz, Azize Yener'in hoşgörüsüyle kapanış saatini epey esnettikten sonra  doyamadan sona erdi. Müzerin merdivenlerini inip kaldırıma ayak bastığımızda sanki bir başka dünyadan gelmiş uzaylılar gibiydik.
Kaldırımlardan yavaş yavaş yürüyerek çay içip sohbet edeceğimiz Leblebiciler Çarşısı'na doğru hafif yokuştan ilerledik. 
Yaklaşık 200 metrelik Leblebiciler çarşısında, çarşıya adını veren kavrulmuş sarı leblebinin kokusu, bakır işlerinin kızıl ışıltısında şekerlemenin kokusuna karışıyordu. Sade ahşap doğramalar ve tek tip tabelalar çarşıyı güzelleştiriyordu ama bazı dükkanların azmanlaşan tabelaları bu güzelliğe gölge düşürüyordu. Leblebiciler çarşısı'nın bittiği yerde sıralanan kahvehanelerde yaşlılar sohbet ediyor, bazı kimseler gazete okuyorlardı. Fotoğraf çekilmesini yadırğadı bazıları, "Gazete okumanın neresi haber?" diye soran gözlerle. Oysa biz gazete okumanın yerini televizyonda dizi seyretmenin veya internetteki DNA'larımıza varan paylaşımların aldığını görüp üzülenlerdendik. Tarihte ilim ve irfan yuvası olan Elmalı'da gazete okurları görmenin bizi ne kadar duygulandırdığını bilemezsiniz.
Elmalı'dan ayrılmadan önce ilginç bir ziyaret gerçekleştirdik Likya Şarapları'nın üretildiği fabrikaya. Şoförümüz Sundak Zeybekoğlu'nun alkışlanan geri manevrasıyla sağ salim ulaştığımız fabrika bahçesinde bizi, yönetim Kurulu Başkanı Burak Özcan'dan önce baba Fahrettin Tarık Özkan karşıladı. Fabrikanın kurucularından olan küçük kardeş Doruk Özkan il dışında Burak Özkan da o an fabrikada olmadığından, şirketin aktif ve kültürlü çalışanlarından Doğukan Kılıç, grubumuzu yolun hemen karşısındaki üzüm bağlarına götürerek değerli bilgiler verdi. Yurtdışından getirilmiş dünyanın en soylu üzümlerinin salkımları asmalardan sallanırken, şarap kültürünün en değerli bilgilerini, üretimin püf noktalarını bir angarya gibi değil adeta bir dava adamı gibi anlattı Doğukan Kılıç. Bizim hafızamızda kalan en önemli cümle  ise "Şarabın aslında, daha üzüm asmanın üzerindeyken imal edilmeye başlandığı" oldu. Bağbozumu şafak vaktinden saat 09:00'a kadar yapıldığı ve bizim gittiğimiz saatler günbatımında olduğu için bağbozumunu göremedik. Bunun yerine,  Doğukan beyin verdiği izinle üzüm bağlarına dalıp kendi usulümüzce bağı bir güzel "bozduk". 200 yıllık bir asmadan alınan çubukla üretilen Acıkara fidanlarının zahmetli yetiştirme sürecini hatırlayıp "Bu iş gerçekten gönül işi" diyerek Ali Nail Kılıç'la birlikte bir Öküzgözü salkımın paylaşarak üretim süreci bilgilerini almak üzere fabrikaya yöneldik. Son teknolojiyle binlerce yıllık deneyimi harmanlayan fabrikadaki üretim bilgilerini Doğukan Kılıç'tan alan grubumuzun üyeleri, kafalarında şarap ve üretimi hakkındaki soruların da cevabını buldu. Şu anda sınırlı sayıda özel restoranın siparişlerine yetişebildiği ifade edilen Likya Şaraplarının dinlendirildiği mahzenlerden genzimizde biriken fermante tadı sileceğimiz tadım merkezine doğru ilerledik. Burada cüzi bir bedelle 4 çeşit şarabı özel bilgisiyle birlikte tüketen grubumuzda bulunan KEMİAD Türk Sanat müziği korosu üyeleri, giden sevgilinin ardından yazılmış nameleri seslendirirken, Likya güneşi de yüksek tepelerin arkasından bir doyumsuz kızıllık bırakarak veda etti. Yanımızda, daha sonra evimizde de tadabileceğimiz için kendimizi şanslı saydığımız  Likya Şarapları şişeleriyle uğurlandık.
Elmalı gezimiz, akşam saatlerinin gelmesiyle bir çok yeri göremeden, dinleyemeden ve havasını koklayamadan sona erdi. İstikametimiz Korkuteli'ydi ve Kemer'in saygın mali müşavirlerinden Rıza Sönmez'i bir gün sonra gerçeklştirilecek Elmalı Lisesi mezunları pilav gününe katılması için orada bırakıp dükkanların aktığı pencereden bakarak ayrıldık.
Gezimizdeki son durağımız, Korkuteli yakınlarındaki örnek tesislerden Mantar Evi olacaktı. Programımız çoktan limitleri aşmıştı. Mantar evine ulaştığımızda güneş batalı çok olmuştu. grubumuzun az sayıda üyesi otobüste kalırken, çoğunluk, firma kurucusu İsmail Gülel'in üretim tesisinde verdiği değerli bilgileri dinleme fırsatı buldu. Günümüzde kolesterol'ün ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını söyleyen İsmail Gülel "Besin değeri olarak yeterli protein içermesine karşın hiç kolesterol içermeyen başka bir ürün yok" diye tanıttığı kültür mantarının, bir buğday tanesinin aşılanmasıyla elde edildiğini öğrenmek bizim için faydalı oldu.
Mantar Evi'nin marketinde dev mantarları adeta kapışan grup üyelerimiz (ve biz), deneme safhasındaki mantar reçeli'nin tadını beğendi. Kestane ye benzer aroması, mantar reçelini cazip kılıyordu ve birer kavanoz almadan ayrılamadık. Mahtar Evi'nin spesiyallerinden olan mantarlı ekmek eşliğinde zaman darlığından dolayı birer kase içebildiğimiz mantar çorbasının tadı gerçekten damağımızda kaldı. Gezimizde Mantar Evi'nin ve bizlerin şanssızlığı, günün sadece 24 saat olmasıydı belki.
Mantar Evi'nden teşekkür ederek ayrıldıktan sonra otobüsün içinde bir sessizlik hakim oldu ve biz bir ara, Antalya'nın içinde inecek yol arkadaşlarımızın "hoşçakalın, çok güzel bir geziydi" sözlerini hatırlıyoruz. Uyandığımızda, sabah başlayan serüvenimiz, başladığı yerde sona ermişti. Gazeteye gelinceye kadar yaşadıklarımızın bir rüya olduğu kuşkusuna kapılsak da, bilgisayarımıza indirdiğimiz fotoğraflara bakınca gerçekle yüzleştik.
Yine de bu fotoğrafların arkasındaki gizemi görebilmek, dahası anlayabilmek için bir kez daha o mekanları ziyaret etmek gerektiğini düşünerek halıfleksin üzerinde, geziye çıkarken gözümüzü arkada bırakan hasta kedimiz Haylaz'la birlikte uyuyakaldık. Pazar gününün ilk ışıklarıyla, ölümcül hastalığından dolayı umutsuzca başını beklediğimiz minik kedimizin tırmıklarıyla uyandık. 
Likya'nın mucizesi miydi bu? Ziyaret ettiğimiz uluların, mezar taşlarını okşadığımız müridlerin, Arykanda'da, yol boyunda ve müzelerde gördüğümüz boş mezarlarda yatan binlerce insanın ruhları bir araya gelip tanrıya mı yakarmışlardı bilemiyoruz ama, bu satırları yazarken bizi rahat bırakmayacak kadar canlanan minik kedimiz Haylaz, gerçekten ölü gibi yattığı üç günün sonunda bizi umutlandırdı.
Kimbilir belki de ziyaret ettiklerimiz, yüzlerce, binlerce yıldır bizim gelmemizi bekliyorlardı ve dilek için çaput bağlamasak da kalbimizdeki dileği çözmüş ve bize eşi bulunmaz bir armağan vermişlerdi.
Minik bir can..
 
Bu gezi, bizim hayatımızda unutulmaz izler bıraktı.

Siz de denemek isterseniz, 8141981'i arayın. Sihirli Numara bu.. 

Haber Tarih: 15.09.2011-10:54

 Yorum Ekle  Haberi Yazd�r  Arkada��ma Yolla

Yorumlar
� Di�er Haberler

Antalya Resim Kursu

  Video »
    Kameramıza takılanlar
    Görüntü arşivi için tıklayınız
  Kemer »
   KEMER INFO
  Kemer Rehberi     Etkinlikler
  Kemer Protokolü     Önemli Telefonlar
  Kemer Fotoğrafları     Önemli Linkler
  Kemer Krokisi    
  e-Gazete »
    Türkiyenin ilk elektronik yerel gazetesi


  Ana sayfa Hakkımızda Künye Haber Arşivi Etkinlikler İlan Fiyatları Reklam Koşulları Site Koşulları İletişim


 Copyright © 2008 GAZETE KEMER Tüm Hakları Saklıdır.
Designed By